adli hipnoz
“ancak o zaman yargılanacağız;
dışımız çıplak içimiz boş,
ayaklarımızın altında uçurum
başlarımızın üzerinde kaos.” *
(02:18) evet, en başa döndük sanırım. derhal yazalım.
——————————————–
(23:45) bahçedeki tüm ışıkları söndürdüm. bulunduğum kulübe dahil her yer karanlık. en yakın köy arabayla bile 20 dakika, kaldı ki etrafımda bir bisiklet bile yok.
200 mt. ilerideki müştemilatın da ışıkları söndü. karanlık kubbede tek-tük yıldızlar ama etrafta hippi çığlıklarıyla çakallar… ortam müsait kısaca, biraz da algı ayarlarıyla oynayarak, “mutlak yalnızlığıma”, ormanın içine doğru ilerliyorum.
(00:06) geriye kalan iki sigortamında şalterini indiriyorum: elfenerini kapadım, yanımda gelen ihtiyar çoban köpeğini kovdum. dediğim gibi, birazda algı ayarı. zaten burada uzun kilometreler boyunca yapayalnız ve hiçbirşeysiz olduğuma kendimi inandırmak hiç de zor değil hatta neredeyse doğru bile sayılır. yine de güç ünitem açık, belli bir açıda dümdüz yürüyorum, kaçmam -geri dönmem diyelim ya da- gerekirse diye.
(–:–) artık o çığlıklar hippilerin değil, git gide yaklaşan bu ses, vahşi etçil bir kalabalığın… hala yürüdüğümü sanıyordum ama birden farkettim ki durakalmışım ve o birden, sanki kendimi gördüm, gri-donuk bir kütle. öyle korkmuşum ki bunu bile -nedense- tahminedemediğim bir süre sonra farkediyorum. saate bakıyorum, göremiyorum.
(–:–) bir an aniden ateş basarken hemen sonra boncuk boncuk terlemiş herbir yanımın nasıl donduğunu hissediyorum. ancak havale geçirirken yaşar insan bunu. biraz daha ilerledim mi yoksa halen aynı yerdeki gri-soğuk kütlemiyim bilmiyorum, artık bu küçük oyunumdan sıkıldım; tamam! parmağını iki kez şıklat! ama hayır! girdiğim “hipnozdan”/karabasandan çıkamıyorum. avcı türün çığlıkları dört bir yanda ve ihtiyar köpeğin yalvaran iniltilerinden halâ onu dehlediğim yerde bütün aptalca sadakati ile beklediğini anlıyorum.
bir kez daha şıklat… başarısız! neden giriştiğimi hatırlamadığım bu işte şimdi gerçekten yapayalnızım.
bu arada yedek güç ünitesi iflas eder: durduğum yeri hatırlamıyorum. başka bir yöne mi saptım, ne zaman? elfeneri nerede? bu kadar da olmaz!
parmağını şıklat ve uyan! ne yazık ki beyim!
çığlıklar ve karanlık ve yüzlerce ses ama bütünüyle bir boşluk.
istiklâl’de yürüdüğünü hayal et! uyan!
kadıköydesin ve sarhoşsun, koş ve son dolmuşa yetiş! tekrar ve üzülerek, ne yazık ki beyim!
(–:–) bütün sırtım taşıdığı ağırlığı yeni atmış gibi ağrır. terlemiyor ya da üşümüyorum ama sırtım ağrıyor. omuzlarım… yeni uyanmış gibi gerinip sağa-sola bir kaç ani hareket yapıyorum.
cırcırböcekleri.
boynuma sardığım eşarbı çözüp alnımdaki soğumuş teri siliyorum.
yıldızlar.
yakamı biraz açıyorum ve etrafa bakıyorum, gözüm karanlığa alışmış olmalı.
-ne yaptım yine böyle?
-ne yaptım?
-kaybolmuş bile olabilirim!
-kayıp falan değilsin. öyle olsa ne olur? en fazla bir süreliğine, diyelim ki gün ağarana kadar! hem bu güzel gecede kaybolmak nedir?
-evet gece güzel…
(–:–) hippiler bağır çağır dans etmeye devam ediyorlar. bir sigara yakıp yürüyorum. gözkapaklarım ağırlaşıyor. etrafta kıvrılabileceğim rahat bir yer var mı diye bakınmaktan kendimi alamıyorum. gözkapaklarım o denli ağırlaşıyor ki giderek bir, iki belki üç adımımı gözlerim kapalı atıyorum. derken tanıdık bir ses, ne olduğunu bilmiyorum ama o sırada 25bin feet yükseklikte bir uçak… “25bin ney?!” diye bir saniyeliğine dalmışken ileride gri metal parlaklığı, her nasılsa düşürdüğüm fenerimi görüyorum.
parmağı iki kez şıklat, uyan ya da dal. saat tam 01:31
*albert caraco
kaos’un kutsal kitabı
About this entry
You’re currently reading “adli hipnoz,” an entry on workpress
- Yayımlandı:
- Ağustos 28, 2008 / 21:58
- Kategori
- press
- Etiketler:
- alamet, görüşmeler, press
Yorum yok
Jump to comment form | comment rss [?] | trackback uri [?]