teslis ve tanık.
TT: Doppelgänger:
I. Bölüm; Dinleyicinin Kaleminden
“Kendime yeni bir yaşam kurmak için mi buradayım?” dedi, Yardımcı keh keh güldü, istifini hiç bozmadan; ”Bizler ölüleriz; dirilmeden her hangi bir yaşam kuramayız!”…
Oradaydım ve dinledim çünkü işim bu; gece-gündüz dinlerim ve eğer becere biliyorsam aktarırım. Jurnalci değilim, dedikoducu hiç değilim sadece dinleyiciyim; sizler nasıl bazan dinleyicilik yapıyorsanız bende öyle ve fakat devamlı yapıyorum bu işi. Yazım ve imlam iyi olmasa da konuşmamdan daha iyidir. Genelde fikir beyan etmem, düşündüğüm gibi davranır ve anlaşılmayı beklerim… Daha fazlasını ya da azını yapmam. Sigara tiryakisi ve alkoliğimdir. Ayrıca kafein benim kardeşimdir. Ve ara sıra dolu sigarada içtiğim olur. Bunlarda olmazsa benim hayatım hiç mi hiç çekilmez. Aslında uykucunun tekiyimdir ama çoğu gün, “ulan ne de olsa dört kolluya bindin mi bi’daha hiç kalkamayacaksın” derim ve mümkün olduğunca uyanık dururum. E işimde bunu gerektiriyor tabii bir yandan. Kendimden de meşgalemden de bahsetmeyi severim, çünkü bence gördüğüm iş pek meşakkâtlidir, kendimi sabırlı ve faziletli bulurum hatta aynalarda geleceğin yardımcısını gördüğüm dahi olur.
Şimdi ise, kendimden daha fazla bahsedemeyeceğim çünkü geçen hafta sonu , neredeyse aşık olduğum bir kadın beni, çelimsizliğim, kamburum, sağ gözümdeki it dirseği ve elbiselerim yüzünden aşağıladı. Üstelik bunu öyle asilce yaptı ki açık kalan ağzımı kapatıp yutkunduktan sonra oradan ayrılmaktan başka hiçbir şey yapamadım. Yer yer kızılları olan siyah ve uzun saçlı, beyaz tenli, iri gözlü, uzun boylu bir kadındı… Şükür sarhoştum… Ve o günden beridir keyifsizim. Yansımamı dahi görmemek için camların önünden bile geçmiyorum…
Ah şu Sorucu! Devamlı sorar, meraklıdır, kafasının almayacağı şeyleri bile sorar. Bu ilk başta iyi bir şey gibi gözüke bilir size, ama bence hiç de öyle değil; o her hangi birini çileden çıkarta bilir, bu kadar hazırcı olmasaydı cevabın çoğu kez sorularında mevcut olduğunu pekâlâ anlayabilirdi, bu konuda onunla birkaç defa konuştum ama ya beni dinlemez ya da o anlık dinlese de sonra yine aynı aptallığına devam eder üstelik hafızası da kuvvetli değildir aynı soruyla bir süre sonra tekrar çıkagelebilir.
Yardımcıyı artık anlamaya başladım ama bu ona ifrit olmamı engellemiyor, hele o burnu havada gezişi yok mu! Tanıştığımız ilk zamanlarda onun sadece keyfine göre, canı istediği zaman bizimle beraber olduğunu, Sorucunun sorularına da ancak böyle cevap verdiğini sanırdım. Sanki karşında kimse yokmuş gibi davranacak kadar; Sorucu, sadece cevap dilenirken, salya sümük paçalarına yapıştığı zaman, esvabını kirli sepetine atıp üstünü başını değiştirecek kadar ruhsuz ve kibirli! Ama -bunca zamanın nihayetinde- gördüm ki, kendine ait kuralları olan biri. Sorucunun dediği gibi “bir bildiği var…” yahut bunu çok güzel oynuyor. Sanki her soru için belirlediği bir puan var ve -yine kendi belirlediği- kotası dolmadan cevaplamıyor ya da cevaplamak için öyle bir an biliyor ki aslında cevabı veren Yardımcı değil; o zaman dilimi ve olan biten ve o ana kadar birikenler… Onun hakkında düşündüğüm şey; gerontokratın, huysuzun ve ölü köpek gözlünün teki olduğu ve kerametinin tecrübesinden fazla olmadığı (o çok yaşlı bir herifçi oğludur! “Henüz karanlık bile yokken ben düşünecek yaştaydım!” gibi sohbet esnasında erkini hatırlatacak afili cümleler kurmayı, emir kiplerini ve eski terimler kullanmayı sever.).
Büyük ve görkemli bir kutlamadaydık; kalabalıktı. Bulunduğumuz salon devasa boyutlardaydı ve tavanı gökyüzü gibi yüksekti, bakarken başınız dönebilirdi. Aralarında tanıdıklarım, yani daha önce dinlediklerimde vardı ama hep görmezden gelirler ve hatta oracıkta yanıp yok olmam eminim kutlamayı onlar için çok daha neşeli hale getirecekti.
Yardımcıyı kimse görmezden gelemez ne de –laubaliliği de sevmediğinden hem de herkesi bununla suçlayabileceğinden- etrafına doluşmak, laklak ve yalakalık yapmak gibi onun rahatsız olacağı tipten bir şey yapabilir!
Sorucu, beyaz tenli, alımlı ve neredeyse haftada bir değiştirdiği saç rengi ve modeliyle pasta süsüne benzettiğim bir kadın. Aslında tek süsü de saçlarıdır, çoğu zaman makyaj bile yapmaz bu yüzden onu beğenirim. İlgi çekmekte üzerine yoktur, biraz öncede, Yardımcının tam tersine, kendisini davet eden bir güruhun masasında çene çalıyordu. Masada edepsiz espriler yapılıyor, kahkahalar salonun öte ucundan duyulabiliyordu. Gel gör ki bu masadakilerin hiç biri Sorucuyu tanımıyordu zaten tanıyanlar böyle bir işe girişmez; bazıları müdahale alanından hatta mümkünse görüş alanından uzaklaşırken bazı ahmaklarda ondan korkmadıklarını, bu can sıkıcı karşılaşmadan etkilenmediklerini göstermek için rahatça hareket etmeye ve yahut etrafında gezmeye çalışırlar fakat her iki cins maymunda, çok geçmeden ter içinde kalacaklardır.
Etrafta tanıdık bir Yardımcı, Sorucu yahut Dinleyici görmeyen herkes –inanmayanlar ve hatta haberi bile olmayanlar da vardır, fazlasıyla- son derece neşeli… Herkes temiz ve süslü giyinmiş. Neredeyse herkes makyajlı ve içerideki ışık ve görkem sayesinde de benim dışımdaki en çirkini bile bir boka benziyor…
Bir ara her nasılsa bir araya geldik. Bulunduğumuz yerde bir süre içinde etrafımız boşaldı. Oldukça jeopolitik bir noktaydı; açık büfe yanıbaşımızdaydı, herkes bunlardan fazla tüketmenin görgüsüzlük olduğunu düşündüğünden ve içki-sigara servisi garsonlarca da yapıldığından piste ve sahneye yakın duruyorlardı. Duyan olur mu diye endişe etmeksizin konuşabiliyorken aynı zamanda tüm meclisi görebiliyorduk ve konuşma bitene kadar herkesi neredeyse tek tek süzdük.
“Kendime yeni bir yaşam kurmak için mi buradayım?” dedi, Yardımcı keh keh güldü, istifini hiç bozmadan; ”Bizler ölüleriz; dirilmeden her hangi bir yaşam kuramayız!”…
Sorucu, emin olduğu halde, dinleyip dinlemediğimi kontrol etti, çünkü pek ender cevap alırdı. Şimdi aklımda kaldığı kadarını aktarmak istiyorum (belli ki Sorucunun evvelki şikayetlerini, mızmızlanmalarını, sorularını […] da unutmamıştı ki bir çok kez satır aralarında bunlara da göndermeler yapıyordu). Eğrisiyle- doğrusuyla Yardımcının fikirleri şöyle:
“Ne diyordum? Evet; ölüleriz! Bu nasıl unutulabilir? Ardımız sıra, süre süre, Tanık diye, taşıdığımız beden ile buradayız. Kimse bizi yoldaş edinmek yahut dost tutmak istemez. Yaklaşanlar ya çok meraklıdır -araştırmacı ve entelektüel derler kendilerine- ya da ahmak; şu marjinal dedikleri! Çok akıllı olanlar!
Bizimle konuşanların içinden, yalnız başına oturanlar müstesna, kimse samimi değildir ve zaten onlarda bir diğerini bulduktan sonra çok kalmaz, bazıları pek nazik olsada…
Eğer unuttuysan yahut şu renkli hava seni biraz çarptıysa salonun içinde diğer köşeye doğru ilerle; çoğu göz ucuyla; sebebini anlamadan, diğerleri merakla, şaşkınlıkla, korkuyla bakacaklar, diğer kısmı göz göze gelmekten, yakın durmaktan, karşılaşmaktan kaçınacak, bazısı o denli rahatsız olacak ki sebebini bilmese de sana nefret duyacak, bu nefretin temelsiz olmasını kullana bilirsin sanma, muhakkak bir hikaye yazıvereceklerdir, çoğusu bitirmiştir bile bu işi. Ne hüner! Ne insanca bir yeti!
Sokağa çıktığımızda varlığımız kalabalığa soğuk gelecek, sana bakarken neden böyle bir refleks gösterdiklerini anlamaya çalışacak bazısı, bazısı sadece ‘işte bir it, bir soysuz!’ deyiverecek şuursuzca. Ne kadar da akıllılar! Ka’venin bahçesinde otururken bir çocuk soluksuzluğumuzu fark edip çocukça bir avallıkla biraz yaklaşıp bize bakmaya başlasa anası analıkgüdüsü ile kolundan tutup kendi yanına çekmeyecek mi onu? Ve aynı –nazik- bayan güceneceğimizi düşünmeden bizim üzerimizden azarlıya bilir çocuğu; ‘Ne arıyorsun yabancıların yanında başına iş gelecek!’… Düşünmez, çünkü insan yanı kabul etmese de hayvan yanı fark etti insanlığının; ‘Bunlar ölülerdir!’ dedi.
Gecenin bir vakti izbelerde rahatlıkla gezebiliriz, nerdeyse hiçbir serseri bize bulaşmaz hatta onlara yaklaşınca hayasız sohbetlerine ara verirler yahut seslerini kısarlar, edep takınırlar kendilerince. Bazı tırsakları hayırlı bir gece bile diler.
Bazan de saldırı dürtülerini tetikleriz kimi insanların ama kızmaktan dahi aciz kalırız çünkü bunu kendilerini ve / ve ya sevdiklerini korumak için içgüdüsel yaptıklarını biliriz…
Şimdi burada sekinet ile cesaretlenmiş birkaç meraklı ahmağın ilgisi, seni bunlarla beraber yaşam kurabileceğin hayaline kaptırdıysa ben söylemesem de usulca terk edeceksin bu düşü ya da o seni terk eder ki inan bununla uğraşacak ne halim ne vaktim var…
Buraya ne yeni bir yaşam kurmaya ne de dirilmeye geldin… N’aparsan yap, ne karar verirsen ver, ne düşünürsen düşün; burada sadece yalnızlığının sağlamasını yapmak üzere bulundun, uzatma şu işlemleri artık…”
Yardımcının söyledikleri bizi, incelediğimiz her yüzle beraber farklı düşüncelere, farklı anılara, düşlere götürdü. Böylece bir süre susacaktık. Aslında hep böyle olmalıydı; Yardımcı söylemek istediğini- söylemesi gerekeni söylemeli ve susmalıydık. İlişkilerimizi bu kadar basit tutabilsek, onunla sadece böyle anlarda karşılaşsak ya da konuşsak müthiş biri olduğunu düşüne bilirdim ama Sorucu susmayacaktı ve bende kulaklarımı kapamayacaktım…
(Herkes kendince pay biçer/ alır, bende öyle yaptım;) Haklıydı, sebep sadece ucubeliğim, cehaletim ve fakirliğim değildi, siyah saçlı- al tenli genç kadının başka sebepleri de vardı.
II. Bölüm; Sorucunun Takdimi ve Düşünceleri
Ben Sorucuyum, hep bir Sorucu değildim; kendimden başkasına sormadığım tek şey ne zaman Sorucu olduğumdur. Muhtemelen zaman içinde oldu, şayet birden bire olsaydı ya da bu şekilde var olmuş olsaydım eski ve karışık bir hikayenin –az ve yarımyamalakta olsa- belli kesitlerini hatırlamazdım. Tabii belki de bunlar zihnimin bir sebepten uydurduğu hayallerdir… Bilemiyorum.
Herhangi bir şey beni hayrete düşüre bilir, neredeyse hep şaşkın ve dalgın dolaşırım. Cevap arar dururum, çoğu zamanda bulurum, ama bunları Yardımcının teyit etmesi esastır benim için. Bu hep kafası karışık gezişlerimden olsa gerek devamlı olarak insanların sorularıyla karşılaşırım. Doğrudan sorsalar iyi; bunu geneli saldırarak, pervasızca yargılayarak, aşağılayarak, diğer bir kısmı da ipe-sapa gelmez sohbetler açarak, bazı bazı pohpohlayarak yahut biliyormuş gibi davranarak yapar. Alacakları tepkiye ve tavırlarıma göre cevaplamaya çalışırlar kendilerini insanlar, aslında büyük kısmı bunun için bile uğraşmaz; ezberlediği şekillere uygun olanları kabul eder aralarından sadece. Ama ne yazık ki bunlardan bende pek az bulunur. İşte bundan ötürü hep can sıkıcıdırlar benim için. Anlaşılmaz bir gurur var onlarda; dosdoğru sormaktan utanırlar. Bilmemek ayıpsa da(!) çok basit olarak sormanın sadece bilmemek değil, öğrenmekte olduğunu düşünemezler mi? Oysa türlü hinliklere çalışmaya çalışıyor kafaları. Biliyormuş ve şaşırmıyormuş ya da hep önceden öngörmüş gibi davranarak kendilerini daha mı güçlü göstermeye çalışıyor bunlar? Halbuki nasıl da zavallılaşıyorlar. Hem bu onları hep daha da dibe çeker, bir kez öğrendiklerini -ki bunların çoğu salt manipledir-, unutmamak, kaybetmemek ve böylece sormak zorunda kalmamak için sıkı sıkıya, ölümüne sarılırlar ona. Ve bırakmazlar… Elleri koparsa dişleriyle, onlar da kırılırsa ayaklarıyla yakalamaya çalışırlar onu. Yakalayamazlar yahut ayakları da kesilirse bi’çare yeni maniplasyonlar beklerler hatta bunun için yalvarırlar!
Üstelik hep tutarlı olmam beklenir, sanki hayatın kendisinde tutarlılığın bir nebzesi varmış gibi! Hem bir Sorucu nasıl tutarlı olabilir ki? Yeni bir soru ve bir de üstüne üstlük yeni cevaplar her şeyi değiştiremez mi?
Sorunun küçüğü-büyüğü, ehemmi-mühimmi olmaz derim hep. Bu iş en çok Dinleyicinin kafasını karıştırır ama artık eskisi gibi boş-boş bakmıyor suratıma en azından. Ve O, insanlar gibi de değildir, çok az olarak sorsa, ya da fikir söylese de bunu doğrudan yapar. Bu, O’nu kaba hem de cahil göstere bilir ama insanlar kendilerine bakmaz; terbiyesizler! Ve zaten insanlar O’nun tipini görünce de daha ikiyüz-üçyüz metreden verirler kanaatlerini… Bunu umursadığını görmedim hiç ve ya ben hatırlamıyorum ama şu sıralar canı biraz sıkkın olmalı hem de bir acayip davranıyor! Bir an ucubeliğine bakmadan gözde bir beyefendi gibi davranmaya kalkıyor ya da geçen gün yaptığı gibi toplum içinde oldukça saygın ve zeki insanların yanında onlardan biriymiş gibi nutuk atmaya başlıyor ama sonra çiğ bakışlar onun cesaretini kırıyor olmalı süklüm püklüm çöküyor yakınıma da, kamburu git gide büyüyor sanki.
Yardımcıya gelince: O’nun hakkında ne diyeceğimi bilemiyorum bile! Nasıl bir adam! Nasıl bir kibir! Etrafında kimsecikler yokmuş gibi davranmaya bayılıyor mu ne? Bazı zamanlar karşısında öylesine deliriyorum ki… Bir defasında şu eski ve her aksanı paslı altıpatlarla onu gebertmeye karar vermiştim (doğru tahmin ettiniz; tabii ki böyle bir eşya ancak ona ait olabilir). Katır gibi teptiği için midesine doğru nişan alırsam göğsünü ya da kafasını patlata bilirim diye düşünmüştüm. Bu tip olayların emsali birden çoktur ama o her seferinde ya ölüm korkusundan ya da esasen benim böyle bir noktaya gelmemi beklemiş olmasından, birden değişir, yanıma gelir ve aşık bir adam gibi davranmaya başlar. Hep böyle kalsın ve yardımcı olsun isterim ama ne zaman eski haline döndüğünü fark edemem.
Benim esas sorum şudur, diğerleri hep bunu besler; Nasıl olmalı ki bir yaşam kurula bilsin? Bunu çoğu kez yalnızca kendim için sormam ama ne yazık ki çoğu kez yalnızca kendime ve ya bazan, -bu soru karşısında soğuk kanlı bir seri katil gibi bakan- Yardımcıya sorarım. Sanki üzerindeki kandan ve suçlardan yeni arınmış ve tekrar bunlara bulaşmak istemezken içgüdülerine hakim olamayan bir kurt gibi sabitlenir ve düşünür… Dinleyici de düşünür… bende düşünürüm; kim bilir neler düşünürler?
III. Bölüm; Yardımcının Önsözü
Sıra bana gelinceye kadar bu iki kopilden hakkımda bir şeyler duymuş olmalısınız, muhakkak birbirlerini de dedikodu etmişlerdir ama siz yinede niyetlerinden şüphe etmeyin yahut bırakın bana, bu işi ben yapayım.
Kendimden bahsetmem, gerekmedikçe başka şeylerden de bahsetmem ama şimdi endişelerinize ve merakınıza cevap olmak için bir şeylerden bahsedeceğim. Bu girişin ardından, sanırım hikayeyi siz tamamlaya bilirisiniz.
Ben, Yardımcı; her zaman belirli kaideleri olan biriyimdir, bunlar değişmez değildir ama her zaman vardır. Eğer değişmeyen, buna karşı durmaya çalışan biri olsam bu gün öğündüğüm şu halimde olamazdım şüphesiz. Eskiden insanları severdim daha doğrusu içinden sevilmeye layık olanların hiçte az olmadığını zannederdim. Gezmeyi severim, çocuklarda sever ama sanırım ben daha çok… Biraz huysuz olduğum doğrudur, ağzımda yine biraz bozuktur. Bir de, kargadan başka kuş tanımam.
Sorucu benim baş belamdır. O’na ne kadar kızsam dahi gelir kendini bir şekilde sevdirir, evcil bir hayvan gibidir; biraz kedi, biraz köpek hatta birazda maymun. Hep ilgi bekler, hep sevilmek ister, onu dinlemeli ve cevaplamalısınız yoksa bu bencil kız size muhakkak asi kesilecektir!
Ama anlatamıyorum işte; ben artık yaşlanmış bir Yardımcıyım ayrıca türlü kerametlere ve ilmede sahip değilim. Evet geçen süre zarfında bir çok şey gördüm ve öğrendim ve bununla da öğünürüm –çünkü niceleri tüm o zamanları boş ve aylak yahut menfaat, rahatlık peşinde geçirdiler- lakin, bu bir şekilde kazandıklarımı ve özgüvenimi çıkartıp alırsanız üzerimden, geriye Dinleyiciden daha aydın biri kalmaz. Sadece bir Yardımcı olarak, yardımcı olamayacağım işlere karışmamayı öğrendim ben. Ve bazan de öyle anlar yaşar ki karşınızdaki, durup beklemek en iyisidir. Fırındaki ekmek o korun içinde biraz pişmeli. Zamanını da tutturmak lazım ha! Az ya da çok değil, tam zamanında çekmeli… Bunu da ben yaparım işte. Ama Yardımcıyım ben; yapabildiğim kadar… Bazan olmaz, tutmaz… Olmazsa da olmaz be, ölüm yok ya!(?)
Hem benimde kendime göre işlerim var değil mi? Devamlı olarak Sorucunun kaprisleriyle uğraşamam ki canım!
Çok şükür benden kehanetler istemez ama sanmayın ki bu, anlayışından ya da aklından ötürüdür! Her şeyi bir deney olarak görüyor; ne oluyor, nasıl oluyor, şu durumda şöyle yaparsam nasıl sonuçlanır… Sonrada kafası allak bullak olunca, başına kırk türlü iş açınca, kuyruğunda tenekelerle benim yanıma gelir. Halbuki bu işlere girişirken niyeti kendini bana ihtiyaç duymayacağı hale evirmek. Ve böylece hem kendini ispatlayacak hem de bir çok dertten kurtulacak! Peh! Yapabiliyorsa yapsın, benim canıma minnet ama böyle de olmaz ki!
Bakmayın böyle konuştuğuma O’nu severim. Tamam bazan bunu bile unutuyor ve lanetler yağdırıyorum ama işin esası öyle değil… Yinede başımdan çekip gitse bu benim içinde büyük rahatlık olur. Bakmayın güldüğüme, ciddiyim! Ama şimdilik bu çok mümkün değil, önce şu göğüs ve baş ağrılarını alt etmesi gerekecek. Eminim bunlardan size hiç bahsetmedi…
Bu ara da olan Dinleyiciye oluyor. O da ayrı bir vakadır hani. Ama ondan da uzun uzadıya bahsetmeyeceğim zira O, zaten yazarken kendinden bahsetmeyi sever ve bunu en başta yapmıştır, Sorucunun da ondan bahsetmiş olduğunu düşününce… Velhasıl kelam; iyice tanımışsınızdır.
Sorucu onun hakkında, “Eğer bir ucube olmasaydı ya da bu haliyle O’na bizim dışımızda inanacak birisi olsaydı ve tabii bu kadar cahil olmayıp konuşmayı da becerebilseydi çok iyi bir yardımcı olabilirdi, o yetiye, o tabiata sahip.” demiş, yahut buna binaen bir cümle kurmuştu işte. “Ne münasebet!” diye köpürmemi bekliyordu şüphesiz, öyle olmayınca apıştı kaldı! Çok bilgiç ya küçük hanım, cin fikirli ya! Caaart! Güleyim! Ee.. Özür dilerim, neyse kapatalım bu bahsi.
15.02.2006
TT: Tanık’ın Yaşadıkları:
I.
Yine buradayım. Bu, bir sonra ki kadehimi bitirince, diğer ucunda ki helaya gitmekten bile üşeneceğim kadar büyük, loş ışıklarla aydınlatılmış ve her şeyde olduğu gibi kültürel olarak da alt sınıftan, olanca nezaketleri ile davransalar da suratlarında hep bir bıkkınlık tutan garsonların servis yaptığı birahanede. Bu adamlardan en az ikisi soğuk-sıcak demeden ceket giyer, belli ki emanet taşırlar. İstisnasız hepsi taşralı ama bu megapolün sokaklarında pişmiş, orta yaşlı kimselerdir. Burası iskeleye doğru bakar ve ben en azından on metre olan camekanın önünde oturmayı tercih ederim. Camekanın önünde diğer masalardan yoktur; cama sıfır, bar tezgahına benzeyen, sağlı sollu, tam ortadaki giriş kapısına kadar devam eden upuzun, neredeyse tek parça ve ipince bir tezgah. Pek kalabalık bi’yer olmasa da eğer diğerleri de buraya oturmayı tercih ettiyse onlarla dirsek dirseğe içersiniz ama neredeyse her kez yalnız içer… Burası böyledir. Yan tarafta, içeriden kapısız bir kemerin altından da geçe bileceğiniz, dışarıdan başka bir kapıdan da girebileceğiniz, buranın ancak üçte biri kadar bir yer daha vardır. Bu odaya genelde maç izlemeye ve yüksek sesle lakırdı yapmaya gelen ihtiyarlar oturur. Buraya içerden geçtiğiniz kemerin hemen orada kadınlar helası da var ama tahmin edebileceğiniz gibi, o kadar az kullanılır ki çoğu kez, bir bayan rica edene kadar kilitli unutulur.
Çişim var, şimdi ayakyoluna kadar gitmek iş değil. Sallana sallana düşünüyorum: Bir yere bu kadar uzun zaman takıldıktan sonra en azından garsonların bir kaçının ismini biliyor olmanız lazım ama burada kimse bu tip şeyleri umursuyora benzemez. Kimsen kimsin, kimse kim! Biliyorsun işte, biliniyorsun; sıfatın belli, eğer temiz bir dayak yemediysen…
Dışarı doğru, yüksek taburede bacağımı da sallaya sallaya oturuyorum. İnsanlar, arabalar, vapurlar, motorlar, sevgililer, yalnızlar, dilenciler, turistler… Ve ben hemen önümden geçen bunca insandan bir tekinin bile ne düşündüğünü ve yahut ne hissettiğini bilemiyorum. Dengesizce bir düşünce ama sarhoşluktan değil, bunu hep düşünürüm; eve dönerken dolmuştan o saatte halen ışığı yanan bir pencereye ya da bankta sızmış birine bakıp…
Çişim var ama sorun değil; oraya kadar yürüdükten sonra tekrar oturmanın bir manası yok. Bir tane daha içip sallana sallana çıkıp gideceğim, belki sigaramı ya da çakmağımı unuturum ya da hesabı ödemeyi, ama her durumda bana hatırlatacaklardır. Böyle nazik ve ilkeli insanların yanında kendinizi eksik ya da endişeli hissetmezsiniz.
Koca bir yudum, bir tane daha ve biter. Bir tane daha… O adam yine gizli gizli göz yaşı dökmeye başladı. Bu, gözümden hiç kaçmaz… Arada bir kalkıp hiç üşenmeden helaya gidiyor ve çıkınca da etraftakilerle sanki çok keyifliymişçesine lak lak ediyor, bazen de benle. Ve sonra yine köşede bir yere oturup biraz daha ağlayacak, bunu izlemeyeceğim. Hiçbir şeyimi unutmadan sallana sallana çıkıyorum. Hesabı ödedikten sonra pek param kalmıyor ama belki bir şarap alıp bir yerlerde sıza bilirim.
Genelde yalnız içerim, aslında genelde yalnız yaşar giderim. Eşimle- dostumla olayım isterdim tabii ama –sayıları pek çok olmasa da- onlar da benim gibilerdir. Yine de biriyle buluşmak istersem bu civarda bir saat kadar haytalık yapmam yeter. Kuvvetle ihtimal, onlar da benim gibi sallana sallana bir yerlere gidiyorlardır.
Yalnız başına içmeyi sevmeyen ve ışıltılı- gürültülü barlarda, klüplerde bağıra çağıra acelece eğlenmeye çalışan insanları anlamıyorum. Aslında “anlamıyorum” yanlış kelime… Anlıyorum; bunların çoğu, daha saygın bir yaşam ve kariyer için günde on saat çalışırlar, sabahları sevgilileri ile yatakta vakit geçiremezler ve belki de yalnız uyurlar. Akşamları ise taksitlerini gururla yatırdıkları home theaterlarında vizyon filmlerini izlerken koltuk da uyuyakalırlar, haftada bir gün izinlidirler ve bunu en iyi şekilde kullanmaları lazım! Debelenerek! Bu model insanların her şeyi böyle yaşamaları lazımdır; acele, bi’heves, deli gibi ve son damlasına kadar tüketerek…
II.
İleride ki park, ağaçlardan birinin (ya da bir köşeye işte), işemek için oldukça müsait ama bu parkı sevmem. Eğer diğer yerler böyle gündüz gibi aydınlık olmasaydı, işemek için bile girmeyi tercih etmezdim. Burayı her yaştan ıbne ve götçü mesken tutmuştur. Görünüşte, gece vakti açık havaya oturmuş beyefendiler vardır. Bu ıbnelerin hepsi sanki birer asilzadedir. Bazıları cins köpekleriyle oturur bazılarıysa bi’şeyler okur ya da birileriyle sohbet eder. Eğer götçülerden biri sizi bu ıbnelerden biri sanarsa asla yanlış kanaat getirdiğine ikna olmayacaktır; onlar bir ıbneyi sikmek kadar dövmeyi ve hatta öldürmeyi de sever. Bu, arkadaşlarına anlatacağı hoş bir macera olacaktır ve sen oradan bir “mal” almaya gelmediysen kesinlikle ıbnesindir. Sonuç: Ya birinin canını yakarsın ve arkadaşlarının üzerinin boş olması için dua edersin ya da 200mt kadar ileride ki karakola doğru koşarsın. Ben bir karakola hiç sığınmadım.
Yine de hiç biri bana bulaşmıyor, hususi olarak ve sarhoşluğun da cesaretiyle yakınlarından geçiyorum; Korkmadığını anlamaları önemlidir. Biri başıyla selam veriyorsa da almıyorum; devamı gelebilir…
Buraya neden geldim? Gecenin bu saati sokak lambasının altında işeseydim bile kimin umurundaydı?
İlerde ki dolmuş duraklarına doğru yaklaşıyorum, burası daha aydınlık ve bu piyasadan az da olsa uzak sayılabilir.
Bazen işemenin dünyanın en keyifli şeyi olduğunu düşünürüm, sanırım her kez gibi. Ama kışın açık havada işemeyi sevmem ya da soğuk bir yerde; sıcak sidikten çıkan buhar yüzünüze doğru gelir ve her sarhoş erkek gibi işerken sikinize dikkat kesildiğinizde bu aynı zamanda onu içmekten farksızdır. Abuk sabuk bir ton şey düşünmeye vaktim olacak kadar uzun işedim, öyle ki artık sıkılmaya başladım. Düşünüyordum; neden umumi helalarda, az da sayılmayacak bir miktar para isterler? Üstelik çoğu bok götürür ve bazılarında bırakın sabunu, su bile bulamazsınız! Neden camilerde tuvaletlerden para alırlar? Eskiden camii dernekleri, para için, girişlerde çay ocakları işletirlerdi ve sabahın en erken saatinde bile açık ve çaylar ve poğaçalar da ucuz olduğundan buraları severdim. Sonra Üsküdar’ı düşündüm, o kadar uzun zamandır gitmiyordum ki oraya… Ben tüm bunlara ve daha fazlasına dalmışken ıbnelerden biri yanıma gelip benden ateş istedi. Bunların arsızları, yani kelimenin tam manası ile ıbne olanlarından nefret ederim. Beni taciz etmeye çalışmadıkça onlarla bir sorun yaşamam, benim için kimin ne olduğu çok fark etmez; Kimsen kimsin, kimse kim! Aslında bir ıbneyle her zaman iyi sohbet edebilirsiniz ve travestiler… Bu kadar dışlanmış, aşağılanmış, dibe vurmuş biri tabii ki iyi bir arkadaş olacaktır. Bir zamanlar onun bunun altına yatmaktan bıktığı için torbacılık yapan birinin hatırlı müşterisiydim. Sanırım o benim en iyi arkadaşımdı. Onunla boktan bir barda çalışırken tanıştım; yeri öğle vakti açıyordum ve oraya giderken yolu kısaltmak için, hem de gölge olan kerhanelerin sokağından geçiyordum.
Kafamdan bunlar da geçerken fermuarımı çekip çakmağı çıkardım. O, bu sırada çoktan sikime iltifatlar buyurmaya başlamıştı bile. Bu orta sınıf lümpen ıbnelerinin arsız tacizleri! Eğer biraz genç ve parlaklarsa herkesi ayartabileceklerini düşünürler. Bunu yaşayınca, her duyduğunuzda artık çok normal gelen, tacize uğrayan kadınların durumlarını daha iyi anlarsınız. Çakmağı O’na doğru uzatmış ama henüz yakmamıştım, O ise bana, yakınlarda ki güzel ve manzaralı evinden ve nasıl eğleneceğimizden bahsediyordu. Sigarasını yakmak istiyordum ve ama elimi ve vücudumu bir türlü dik tutamıyordum, sabit olan tek yerim gözlerimdi. Bazen “her şeyin bir sebebi vardır” dedirten ya da buna inandırtan anlar yaşarsınız: Çakmağım oldukça fonksiyoneldi, küçük bir sustalısı vardı… Biraz sonra, bu küçük çakıdan neden bu kadar korktuğunu daha fazla düşünmeden bana –ağzımdan tek bir kelime çıkmamasına rağmen- çıkartıp titreyerek uzattığı parayı alıp dolmuşlara doğru ilerledim.
Bunu bir daha yapmayacağımı düşünüyordum ama bu asla olmayacak. Belki bir dönem daha ara veririm. Bazı şeyler asla gerçekten bırakamazsınız. Entelektüeller benim gibi insanların rehabilite edile bilineceğini söylüyor ama biz gerçeği biliyoruz. Ayrıca ben hiç bir zaman bir entelektüeli terörize etmekten bahsetmedim! Bence egemenliklerini çok tehlikeli kullanıyorlar…
III.
Beyoğlu.. Burayı kimse gerçekten sevmez, kimse uzun süre Taksim’de bulunmak istemez; kime sorsanız bir şikayeti ve bıkkınlığı vardır ama herkes buradadır. Tüm marjinallerin kanalize edildiği yer. Orta sınıfın eğlence merkezi. Her türlü mastürbasyon.. Satın alabileceğin en ucuz ve en doyurucu eğlence(!), yine de her şey çok güvenli.
Burada sadece meraklıların girdiği bazı sokaklar ve o sokaklarda bazı mekanlar vardır. “Güngörmüş”lerden bazı müteşebbis ruhlar, orada burada içkiye ve eğlenceye para akıtmaktansa hiç yoktan bu işten para kazanırım, içkimi- eğlencemi beleşe getiririm düşüncesiyle, borç- harç buraların devrini, işletmesini alırlar. Bunlardan pek azı uzun vadeli olur ve yeni açılan bu tip bi’yerde de önceden iflas bayrağını çekenleri, çiçeği burnunda işletmecinin yanında, “bu ülkede yaşanmaz kardeşim” sohbetleriyle görebilirsiniz, iddiası hep aynıdır; emin olun bu semte bir daha uğramayacak, bir sahil kasabasına yerleşip kafasını dinleyecektir. “Yapan birisi” vardır, bu Yapan Birisi’ni herkes gıyaben tanır; çok ucuza filanca yerde bilmem kaç dönüm kapatmıştır. Her işi tıkırında olan bu Yapan Birisi’ne buralarda herkes inanır. Bu cehennemin gerçek dini budur; Yırtma Tanrısı (c.c.) ve Hz. Yapan Birisi (s.a.v.)…
Tarlabaşı’ndan itibaren bu akımın etkisi azalsa da başka inançlar karşınıza çıkar. Taksim- Kadıköy hattında dolmuş işletmeye başlayan bir başka Yapan Birisi, iki taksi plakası almış ve şurada bir yerlerde bina da diktikten sonra “başka bir yer”e gitmiştir. Eğer yeterince inançlı olursanız bir gün sizde oraya gidersiniz!
( Ben mi? Ben diyalektiğe inanırım: Her şey her an değişir ve daha kötüye gider. Kötüye gitme özeliğini kaybetmeyen tek şey kötüye gitmenin kendisidir. )
Geri dönelim; Orası benim için daha çok, sadece içkini yeterli gelmediği zaman gidilecek bir yer. Ben şimdilik Taksim’deki cemaatin lokalindeyim. Eski taş bir binanın katlarından biri, zamanının yüksek binalarından olmalı. Duvarlar çelik konstrüksiyon ile güçlendirilmiş; yoksa süslenmiş mi demeli? Bar, yeterince geniş; yeterince masa, yeterince sandalye, yeterince pisuar, yeterince çalışan… oldukça tipik bir örnek. Kötü ışıklandırma bile afiye dönüştürülmeye çalışılmış, havalandırmanın olmadığı yerde bunun yerine takılan pervaneler eğer ikinci el olmasaydı böyle abuk- sabuk renklerle boyanarak hoş gösterilmeye çalışılmazdı. Tüm eskiler toplanmış ve “havalı”, “sanatsal”, “cool” bir yer havası verilmeye çalışılmış..
-Hoş geldiniz efendim! Şöyle buyrun.
-Git başımdan…
İnsan kendini yalnız hissettiği kalabalık yerlerde ne çok şey düşünüyor: dünya giderek sahteleşmeye başladı, bu mekandaki gibi, bu “eğlence köyü” semtteki gibi.. Burada bir polisle dalaşırsan sana bir taksi çevirmeyi ve evine göndermeyi teklif ederler. Ben, seni o gece kodeste tuttuktan sonra sana kendi sigarandan ikram edip çay söyleyen polisleri özlüyorum. Onlar samimi ve ilişki kurulabilir insanlardır, bu yeni yetmelerin hepsi ek kazanç ve kariyer peşinde. Yabancı dil öğrenip sicillerini temiz tutarlar, spor aktivitelerine katılır ve şehrin her tarafında ki gözetleme kameralarından bir torbacıdan daha çok çekinirler.
Yine de kendimi elimdeki paradan maksimum faydayı alabileceğim bu çamur deryasına bırakıyorum, diğer herkesin yaptığı gibi… Eski yüzler, tanıdıklarım, ismini hatırlayamadıklarım, sevmediklerim… Başka bir masaya, diğerine sonra başka bir mekana ve bir diğerine daha… Politika, sex, şakalaşmalar, seni asla aramayacak ve seninde şimdiye kadar hiç aramadıklarınla hasretli sarılmalar, hal- hatır sormalar, ikramlar… Geçen kış burnunu kırmaya teşebbüs ettiğin adam sana uzaktan bir merhaba verir sen de nazikçe karşılık verirsen sarhoşluğa rağmen hissettiği son tereddüdü de kalmaz ve sana birilerinin selamını iletir. Ciddi münakaşalar yaşadığın ve gırtlak gırtlağa geldiğin biri yolda karşına çıkar ve sigara uzatırsın, sonra ayılmak için kahve içip açık havada tavla atabileceğin bir yere.. Oyun bitmeden uzaktan tanıştığın ama o güne kadar gıcık olduğun için asla sohbet etmediğin biri gelecek ve iyi ve ucuz bir mekanın tiyosuyla sen ne olduğunu anlamadan kalabalıklaşmış masayı ayaklandıracak. Sevdiğin adamlarından birini bir köşede bir şeyler yerken bulacak ve çeteye katacaksın. Kimse, Yapan Birisi’ni ağzına almayacak, kimse saate bakmayacak, kimse kavga çıkarmak için sataşmayacak, evi yakında olan sevgilisiyle erkenden kalksa dahi yarı şaka yarı ciddi “dolu olmak” şartıyla eve istediğiniz zaman gelebilmek üzere çağıracak.
İşte benim arkadaşlarım. Ertesi günden itibaren kimse birbirini aramayacak ve bazılarının da birbirleri hakkında ki kötü kanaatleri değişmeyecek ama bu gece hepsine güvenebilirsin. Bunlar çok geçmeden birbirlerine acımasızca girişebilecekleri ihtimalinin ne kadar yüksek olduğunu bilseler dahi gün ağarırken işkembe ısmarlamak konusunda ısrarcı ve samimi olacaklardır. Ayrılırken yol paran ve sigaran olup olmadığını soracaklar, cebim kalın durduğu için sıra bende… Bu hayvanlara güvenebilirsin; seni yanıltmayacaklar ve bir zaman sonra faydalarına olana ya da inandıklarına karşı duracak olursan sana olanca güçleriyle saldıracaklar ama bir gece tekrar, benim bu barda rahatsız ve yüksek westernvari taburelerde oturduğum gibi onlarla oturacaksın. Sahte ilişkilerin dünyasında kalan son iyi arkadaşlar; düşündüğün gibi değil.
IV.
Girdiğimiz mekanda, sürü, farklı avlar peşinde dağılmış olsa da arada bir sohbetler ve aynı maksattaki sataşmalar gelip gidiyor. Bir kaçı ile barda otursam da laklağa çok iştirak edemiyorum zira gözüm barın diğer ucunca. “Barın diğer ucu” dediysem de aklınıza geniş bir tezgahın sonu yahut daha da yanlışı tüm mekanın diğer ucu gelmesin. Orta halli, on- oniki kişinin sığa bileceği bir bar tezgahı bu. Ve O, orada oturuyor. Bu kadın kan kırmızısı elbisesi ve siyah ve kızıl gölgeli saçları, kocaman parlak gözleri, beyaz teni ve makyajsız güzelliği ile bardaki çoğu sarhoşun sandığı gibi pahalı ve yanlış yere gelmiş bir kadın değil. Bir fahişe değil. Kendine bir partner ya da arkadaş aramıyor. O bir sanatçı ve izlemek için burada. Böyle tipleri bilirsiniz, onlar çoğu insanın gözünde “şanslı orospu”lardandır. Bir çaydanlığı içine mezarlıktan aldığı toprakla doldurup dışına, 08:00 ve 21:00’a çalan bir saat yerleştirip yüksek pahaya satmıştı. Vahşi köpeklere parçalattığı bir smokini ve bir gelinliği kurur temizle yaptırdıktan sonra sergilemiş, yüksek tekliflere rağmen ise onu özel bir koleksiyon için satmamıştı.
O’nunla bir sergide tanışmıştık. Şans eseri bulunduğum bu yer, benim için açık büfesinden fazla bir şey ifade etmezdi, ta ki onun bir “eserin” etrafında duran sanatsevicilerini ve ışıltılı bir yerlere gelmeyi seven, konudan alakasız zibidileri izlerken görünceye kadar. O’nun, serginin sahibi olduğunu ancak bir aptal anlamazdı; sanatçılar eserlerine değil onların arasından en kıymet verdiklerini eleştirenlere bakar. Bu kadın da karma sergide ne girişe ne de davetiyelere kendi resmini koydurmamış ve gelenlerin arasından sadece “izleyici” olanlarla sanki tüm bunlarla bir alakası yokmuş gibi konuşuyor, fikirlerini alıyor ve onların bir şeyler atıştırırken bir yandan da bakmak zorunda hissettikleri bu “şeyler” hakkında “uyduracaklarını” merak ediyordu. Konuştuğu bu insanlar orada kendileri gibi bir davetlinin onların konu hakkındaki cehaletlerini fark etmeden fikirlerini almasını heyecanla karşılıyor ve türlü atıp tutmalara girişiyorlardı. Ne olursa olsun, esasen sanatçı, eserinin manası konusunda biraz daha bilgilenmiş olacaktı. İlk başta diğer salakların arasına karışıp bu küçük oyunundan haberim yokmuşçasına aynı sanatçıya ait koridor boyunca sanatçı hakkında atıp tutmaya başladım, sayısız kadeh içkinin verdiği cesaretimin yanında biraz da eğitimim olsaydı değme eleştirmenlere taş çıkartabilirdim.
Gagası olan bir keçi heykelinin yanına geldiğimizde kendimi gerçekten oyunun bir parçası olarak buldum; içimden tüm gelenleri ne kadar saçma olursa olsun söylüyordum.. Zayıf bir bedene sahip olan bu acayip form bir kedi gibi yere kıvrılmış, kafası bir keçi ya da koça benzerken ağız kısmı bir gagadan ibaretti. “Bu kendi heykeli olmalı” dedim yanımda ki orta yaşlı çifte.. “Sinsi, korkak, meraklı, kendini nasıl göstereceğini ve ispat edeceğini şaşırmış bir elden çıkmış olmalı”. Çift beni çok bir bok biliyormuşçasına ilgiyle dinlerken devam ettim; “Nerede bu sanatçı? Saatlerdir kim gördü? Nerede dolaşıp gizlice insanları izliyor?” Alık oldukları her hallerinden belli olan ama entelektüel gözükmekten hoşlanan bu çift, belliydi ki bu konuşmadan sonra bu koridordaki eserlerin sahibi sanatçı olduğuma emin olmuşlardı. Kim bilir arkadaşlarına bu saçmalık hakkında ne anlattılar? Ne kadar ilginç bir sanatçıyla tanıştıklarını mı? Ama esas maksadımın bu olmadığını anlatmak zorunluluğu ile O’nu beklemek yerine benim –az geride beklerken- yanına gitmemi gerektirdi. Ve ertesi günde, daha sonra da.. Ta ki, bu kadın, deliliğin sanatsal dahi olsa çekilir şey olmadığını anlayıp da başka davetiyeler göndermekten vazgeçinceye kadar.
Şimdi ise karşımda, içeriye asılmış ve bir boka benzemeyen yağlıboya hakkında fikrimi sorup çevresindeki yalaklarla kahkahalara boğulduktan sonra pişman bir ifadeyle bana bakıyor. Bir başkası olsa düşürüldüğü durumu umursamıyormuş gibi davranmak için bu kahkahalara katılır mıydı bilmiyorum ama ben katılmadım. Aşağılandığım ya da saldırıya uğradığım için değil, kırıldığım için.. Ve biliyor; eğer böyle olmasaydı başka bir zaman bu etrafımda ki diğer hayvanadamlar gibi durabilirdi. O ise sadece saldırmak istemiş ama yine de –sanatçı olduğunu iddia ettiği halde- kantarın topuzunu tutturamayacak kadar medeni kabiliyetsizliklerini engelliyememişti. Biliyordum, biliyordu, bildiğimizi biliyorduk; belki ufak bir şans daha tanıyabilirdik ama az önce giren polis kafilesi -içeride birkaç kişi ile konuştuktan sonra- nazikçe burayı boşaltmamızı rica etti.
V.
Artık sabah oluyor, bizi misafir etmeye gönüllü arkadaşımızın da şart koştuğu gibi, alışveriş yapıp üzerimizi doldurduktan sonra çorbacıya gidip karnımızı doyurup onlarında uyanıp, hazırlanıp bizi çağırmalarını beklemiş olacağız. Ben bu civar da sadece Tarlabaşı’ndan alışveriş yaparım. Herkesin adamı farklıdır. Eğlenceyle gerçeği ayıran caddeyi geçip mahallenin içlerine doğru giriyorum. Buradaki arakdaşlarla çay- sigara içip geri dönüyorum. Caddeye yaklaşırken laf atıyorlar duymamazlıktan geliyorum; önemsiz, muhtemelen koyu bir sohbetle neticelenecek basit bir sataşma ama uğraşamam. Caddeye çıktığımda fahişeler sesleniyor, tekele uğrayıp sigara ve yolda bittiğini fark ettiğim çakmağımın yerine bir kibrit alıyorum bazı travestiler arabaları ile hızla geçerken kornaya basıyor. Bozukları delik olmayan cebime koymaya çalışırken karşıya geçip şuradaki aradan kıvrılırsam doğrudan çorbacının önüne çıkacağımı hesapladım ve boş yolda aheste aheste karşıya geçerken motor ve lastik sesini duydum.
Ara sokaklardan birinden çıkan bir hız motoru beni tepeledi. Motordaki iki eleman artık her ne bok bir kimyasal kullandılarsa halen ayağa kalkmaya çalışıyorlar. Bu hep olur; içeride “pıt” atan bu motorcular biraz bekledikten sonra o patlamayla gazı kökleyerek caddeye çıkarlar.
Etrafta kimse yok. Olabildiğince mantıklı düşünmeye çalışıyor ve bu sebeple hareket etmiyorum. Etraf çok sessiz. Kimse gelmeyecek, belki bir yerlere telefon açacaklar ama kendileri gelmeyecek. Arabalardan bir kaçı yavaşlayarak yanımdan geçiyor. Etraf çok soğuk ve ben salakça bir şekilde sızmak istiyorum. Gözlerimi açtığımda daha rahat bir yerde uyanmak… Panik yapmamak istiyorum, aslında küçük sıyrıklarla atlattığıma inanmak istiyorum, şanslı bir köpek olduğumu görmek istiyorum… Şu halde yalnız olmak istiyorum. Birazdan kuşluk vakti uyanıp kahvaltı etmek istiyorum.
Burada olmaz, bu şekilde değil.. Başka bir yerde, başka bir zaman, başka bir şekilde ama şimdi değil…
Biri geldi ve diğeri; oradaki adamlardan biri olmalı; eski bir şeyler giymiş ve birazda kel. Kız bir fahişe olmalı, bunlarda diğerlerinden daha çok vicdan var! Bakıyorlar, bakıyorlar… Bi’şeyler desinler istiyorum ama ben de konuşmaya korkuyorum. Sonra bir adam, kır saçlı ve kalantor bir herif; İşte iş bilen bir tip, bu zavallı tiplerden daha cevval davranıp bir şeyler yapabilir!
“Hayır!” diyor kız; “O’na inanma, sana her ne telkin ediyorsa boş ver…” ve kalantor adama dönüp; “Utanmıyor musun? Rahat bırak!”
Hiçbir şey anlamıyorum kalın herif başımda dikilmiş ifadesizce bakıyor, bunlar aynı arabadan inmiş olmalı ve ambulans gelene kadar beni hareket ettirmeyecekler sanırım. Kız sağımda öbür herif de diğer yanımda yere çökmüş ve acıyarak bana bakıyor: “Boş ver, bu zaten olacaktı…”
Ne oluyor? İhtiyacım olan son şey bir gavatın felsefi yorumları!
Kalın herif kadının ağlamaya başlamasına ve hıçkırıklarına “Yeter!” cevabını verdikten sonra beni montumun ensesinden tutup –kolaylıkla- çekmeye başlıyor.
Burnundan nefes alıyor… Bir alkolik gibi…
Şimdi bir yere gittiğimizin farkındayım…
Biraz daha sürüklendikten sonra kadına ve sonra diğer herife bakıyorum; iki yanımda yürüyüp beni seyrediyorlar.. Kel herif “Sabret” diyor, kadın zorla gülümsüyor…
Şimdi öldüğümün farkındayım.
20.10.2006
TT: Tanık’ın türküsü:
nasıl bir ödül tüm günahların bedelidir?
nüfuz gibi aşikar,
yılan gibi sinsice değil!
ve yazgının zarları tam da gerektiği gibidir.
körün zarları; sesinden cümbüş ona…
10.02.2007
TT: Tanık ile 4. yol’da ki görüşmelerimizden notlar:
düşündük:
birinci yol
ikinci yol
ve üçüncü yol….
başlangıçta bunlar vardı….
hepsinin birbirinden haberi vardı…
birinci yol ve ikinci yol birbirlerine saldırırdı ve sonra tüm bunlardan bıkan bir yol daha çıkdı…
tabii ki bu yol üçüncü yoldu… diğer iki yolun başına bir de bu çıkmıştı…
birbirleriyle savaşmaktan gayrı bir de ikisi birden bununla mücadele edecekti…
hangi ikisi birden hangi ötekiyle?
ittifak gibi!! her an ihanete hazır bir iç organ gibi!!…
devam etti:
buna dayanamayan bir grup genç yeni bir girişime başladı ve yeni bir akım yarattı..
müthiş bir akım… şimdiye kadar eskiye dair tüm o özendiğimiz direniş hikayelerinin bir toplamı gibi…
bilgeleştik mi? kaç binyıl önce?
adı ne oldu sizce? dördüncü yol……..
bu korkunç isim artık bizim için bir ninni gibiydi..
birileri çıkıp şöyle demeseydi: “Tüm bu sürecin iradesini sağlayan nedir?”…………………………
özgürlük riyakarlığın reklamıdır; onu daha çok tüketmemiz için…
kesik kesik konuşurken duyabildim:
Mutlu olmak için hiç bir şansımız yok.. Çünkü ihtimallerin korkusu baskındır ve de doğru olan ’belirmemiş bir ideal’ olarak kafa kurcalayacak…
TT: Üçlemeden kurtuluş:
Sayfaların ortasından:
Ve nihayet başladı, hep o tarif ettmeye çalıştığı aydınlık… alacakaranlık…
Tünelden:
Dönmemeliydi, giderken dahi biliyordu bunu ve hatta aslına bakarsanız gideceğini anladığı zaman dönmeme kararı almıştı sözümona… Çok zor değildi, ki zaten her fil mezarında ölmeliydi…
Ölümden mi korktu yoksa yol üzerinde sahip olduğu melekelerini kullanıp hayattan öcünü mü almak istedi bilinmez…
Dönüyor, buraların böyle olduğunu kimse düşünmez ne de bilen ya da anlatmak isteyenle sık sık karşılaşabilirsiniz. Hatta kimisi ihtişamlı olacağını zanneder. Sırf bu yüzden korkup dona kalanlar vardır; vazgeçenler, korkularından titrerken gururdan vazgeçemeyenler, sonuna dair hayaller kurarak kendini yatıştırmaya çalışırken bir köşecikte kendilerinden geçenler, ki bunlar en acı sürprizle karşılaşırlar. Tünel fazlasıyla rutubetli, sıcak ve boğuktur. Neredeyse 50mt.lik bi genişliğe ve yüksekliğe sahip olmasına rağmen o basık ve karanlık korku yolcunun iliklerine kadar işler. Eğer burada bi’yerde dinlenmeye, soluklanmaya kalkarsa, yolcu başına ne geleceğini bilmeli; Çok geçmeden uyku basacak ve o baygınlıktan kalkana kadar (bu da ancak büyük bir acı ve feryat figan ile olur) sadece gelişkin böcekler ve fareler uzuvlarına zarar vermekle kalmayacak bu yaralar derhal mikrop kapacaktır. O sakatlıkları ile devam edebilen var mıdır kim bilir?
Bizim yolcumuz için de durum pek iç açıcı değil ama en azından bir kaç badire daha atlatacak kadar donanımlı gözüküyor ve işte ilk yetisini burada kullanıp yine burada emin oluyor; Artık tanıklığının bir hükmü yok ve tüm öncekiler de dahil artık hepsi sadece kendisi için… Bunun tadını çıkarabilir, gördüğü herşeyden keyf alabilir… Kafasında ya da her neresindeyse artık, o illet üçlünün bitmez tükenmezmiş gibi süregiden gürültüleri yok; bu lağımda ne kadar ilerlerse onlardan da o kadar uzaklaşmış olacak, bu bir çok şeyi kolaylaştırıyor ve uzaklaşırkende biliyor, bir şeye doğru yakınlaşıyor.
24.08.2007
About this entry
You’re currently reading “teslis ve tanık.,” an entry on workpress
- Yayımlandı:
- Temmuz 23, 2008 / 21:00
- Kategori
- press
- Etiketler:
- alamet, görüşmeler, press
Yorum yok
Jump to comment form | comment rss [?] | trackback uri [?]