dövüş kulübü ve yüzyıllık kehanetler [ dibe vurmak ile kıyıya vurmak farkı ]


Diğer bazı “özel” kitapları olduğu gibi Dövüş Kulübü’nün okumasını da Kâhin kuş’umuz[1] Nietzsche’nin vargılarıyla yapmam gerektiği tavsiyesine uydum ve başladım iyi bir “rastlantı” beklemeye. Yıllar sonra, -çoğunuz gibi ilk önce filmi ile- bir arkadaş evinde rastlaştık. Ön tanışma için iyi bir yer ve zamandı ve modern çağımızda yeni bir “peygamber” ile vcd player vasıtası ile tanışmayı hiç de yadırgamadım. İkinci cd’ye geçtiğimizde nasıl büyük ve gerçek bir ihanetin hikâyesiyle bir kez daha karşı karşıya olduğumu anlamış olmam beni ne kadar heyecanlandırmışsa da bunun sadece hikâyenin bir kısmı olduğunu anlayabilmem ve daha iyi(?) anlamlandırabilmem için az biraz daha zaman gerekecekti. Ve olması gerektiği gibi bir ilk okuma şansından sonra Kâhin kuş’un şu ihtarını bir A4 kâğıdına özenle yazıp, her gün, her kalktığımda görebileceğim bir yere koymak ihtiyacı duydum:

“En tehlikeli yanlış anlama:

Bir kavram vardır ki o olasılıkla birbirine karıştırmaya, iki anlamlılığa izin vermez. Bu ezginlik kavramıdır. Bu sonradan kazanılmış olabilir; doğuştan, yani miras alınmış da olabilir. Her halükarda, O, nesnelerin görünümünü, nesnelerin değerini değiştirir. Onun oluşturduğu ve hissettiği ve nesnelere gönüllü olmaksızın verdiği, onların daha dolu, daha kudretli, geleceği daha çok olan halinde gördüğü zenginlikten oluşturduğu şeyin aksine (ki O, her halükarda onları armağan edebilir) ezgin insan gördüğü her şeyi küçültür ve bozar, berbat eder, değeri yoksullaştırır. O insan zararlıdır. Onun üzerine bir yanılma mümkün değildir.

Buna rağmen tarih en dehşetengiz olguyu içerir: Ezginler daima başkalarıyla, en dopdolu olanlarla karıştırılırlar ve en dopdolu olanlar en zararlı olanlarla bir tutulurlar.

Hayatı yoksul olan zayıf kimse, hayatı da yoksullaştırır. Hayatı zengin olan güçlü kimse hayatı zenginleştirir, varsıllaştırır. İlki (zayıf kimse) ikincisinin tufeylicisidir (asalak). İkincisi armağan edicidir. Birbiriyle karıştırılması nasıl mümkün olur?”[2]

Palahniuk’un edebi tarzının da, bu ve daha çoğu ihtar ve tavsiyeleriyle bizi halen adeta sırtında taşıyan bodhimizin aydınlığına övgü olduğunun gözden kaçması (ve hatta tüm eserlerinde kendini tekrarladığı yönündeki eleştiriler) ancak o ezginliğin mirası olabilir. Yaşamda ters giden o bilinmeyene yönelik eleştiriler ne Zerdüşt ile başladı ne de Tyler ile zirve yaptı; Nietzsche, yüzyıl önce bizim bu an ki halimizin, yani dört yüzyıllık zafiyetimizin tarifinin, çoğumuzun aksine sadece geçmişe değil geleceğe de bakarak yaptı. Cevapları vermeden önce, unuttuklarını hatırlamaya çalışanlara şöyle soruyordu:

“Bu ezginler değerlerin yasalarını yapmaya nasıl oldu da giriştiler? Başka türlü sorarsak: Hayatta en sonucu olanlar (yaşamaya kabiliyeti olmayanlar) nasıl oldu da iktidara geldiler? Hayvan adamın içgüdüsü nasıl oldu da tepetaklak edildi?” [2]

Erdem, ahlak, adalet vb (sıkıcı/ bunalımlı nihilistiğin sandığının aksine) sadece “en büyük yanlış anlamamız”dı. Değerlerin ağırlık noktaları değiştirilerek eşi görülmemiş bir hile sayesinde kabiliyetsizler yaşama şansı edinmişti. Aslında sadece adı kalan o değerlere karşı muhalefet ve hatta saldırılar, onlar zaten doğru anlamda var olan değil aynı isim ve fakat sahte değerleri ile zayıflığa hak veren “şeyler” oldukları için yine o zayıflığın rotasyonunu sağlayandır.

Hakeza işaret ettikleri ve hatta gözümüze soktuklarıyla da Turgenyev’i bu biçim de hatırlayabilirsek şuna ikna olabiliriz; Babalar ve Oğulları ile Dövüş Kulübü arasında geçen zamanda değişen tek şey kayıpların ve aynı ölçüde güçlünün öfkesinin nasıl da büyüdüğüdür. Bu araya Ecinniler’in (Besy) de eklenmesi bizi, Turgenyev ve Dostoyevski’den daha fazlasına (Ve hatta Nechaev’den); Aziz ve azizelerin karanlık ve yerüstü hayatlarına ve onları o tufeylicilerden ayırabilme kabiliyetine götürebilir. Cinler, Oğullardan daha tehlikeli ve kimliksiz gibi gözükürken aslında Dostoyevski, günah işlemeden aziz olunamayacağı “hadisini” de unutmayarak (evvela beklide kendi hayatından yola çıkarak) ama ezginleri ve onları dopdolu olanlarla karıştırmamayı da öğütleyerek hatta bunu her sayfada tek tek işleyerek Turgenyev’in eksik kalan yanını (öyle gözükür ki hiç de istemeyerek) tamamlamıştır. Dosto baba, bize gücün öfkesinin öncelikle kendisi için de nasıl handikaplara, tehlikelere ve yanlışlıklara yol açacağını hatırlatmıştı; Belki de O, bunu en iyi bilen ve anlatabilecek olanlardan biriydi…

Bizler 17.yy. sonlarından bu yana tecrübe ettiklerimiz, okumasını yaptıklarımız, aldığımız, bildiğimiz, duyduğumuz, kısacası hayatımızın içine boşaltılanlarla aslında bu güne kadar “görünce tanıyabilecek” kıvama gelmiş olmalıydık. Ama olmadı, oldurulmadı… Bu, dört yüzyıldır,  Oğulların, Cinlerin, Anlatıcıların vb ahmaklıkları ve hatta belki de korkaklıkları, kolaycılıkları, kesin inanca sahip olamayışları yüzünden “hayvan”ların kaybettiği bir dövüş. Onları suçlamaya hazır olup bunu da öğrenmeliyiz; Oğullar, Cinler, Anlatıcılar… Onlar kendi zaman ve bölgelerinde birer kahramanlarken bu gün ibret almamız gereken savaş suçlularıdırlar çünkü “sahte güce sahip olan ona benzedi”[3], çünkü yanıldılar yahut (kuvvetle muhtemel) kendilerini de yok etmek pahasına ağırlık merkezini doğru yerine koyamadılar. Anlatıcılar iradeyi yendi. Gerçeğin iradesi, kudretin iradesine baskın geldi. O kadarı yeter sandılar; yetemezdi. Tyler şöyle diyor: “Gerçekten ölmeyeceğiz biz.” Ama kimin umurunda? “O dediğine vampir denir” diye ahkâm kesiyor halen Anlatıcı, hâlbuki bunca zamandır bir sivrisinek olarak yaşayan kimdi?

Gerçeklik üzerine olanlardan tiksinmeliydik ama onu yuttuk. Gerçekliğin iradesi riyakâr ve sinsiydi. O sadece gerçekliği ele alandır, güzergâha yahut gidişata bakmaz; Az önce söylediğini yahut doğruluğuna yemin ettiği şeyi hemencecik yalanlayabilir. Ne için? Gerçekler öyle gerektirdiği için! Ve ne yazıktır ki söyledikleri de gerçektir. Mevcut gerçek üzerinden bir doğruya varmak istenildiğinde bu yol nereye gider sanıyorduk ki? İşte ortasındayız; gelişimin ve ilerlemenin… Bana inandıklarınızdan bahsederseniz sizi yalancılık ve sahtekârlıkla suçlarım ve eğer ne kadar da saçmaladığımı düşünürseniz, gerçeği düşündüğünüz için buna sesim çıkmaz.

İstediğimiz, gerçeğin doğruları değil, kudretin doğrularıdır. Küçük bir eksiğimiz var; onun ne olduğunu bilmiyoruz ama bu durumda da gerçeği eleştirmeliyiz. Gücün yol gösterici olabileceğine ikna olmaktan başka daha iyi bir seçenek bulamayız; Yeterince inançlıysak…

Dövüş kulübüne hoş geldiniz; Muhtemelen daha azını ya da çoğunu bilmiyoruz çünkü zaten burada doğduk.

Bana “bir edebiyatçı olarak bile vasat” olan bu adamı (Chuk Palahniuk) neden bu kadar önemsediğimi sorarsanız; Birincisi zaten edebiyattan anlamam. İkinci olarak da O’nun bütün pisliğimizi yüzümüze vuran bir tanık olduğuna inanıyorum, bahsi geçen diğerlerinin de tanıklığına inandığım gibi… (Kıyas olarak da kullandığım değer sadece bu.)

O hikâye, yüzyıllardır çarpışan iki ruhun hikâyesi, kullanılan tek bünye ise savaş alanı değilse nedir? Anlatıcının hikâyesi daha başlangıçta bezgin ruh haliyle açılır. Kaybetmiş değil, aslında tümüyle kazanmış ama bezmiştir. Artık yapmak isteyeceği bir şey yok, gerçekler ise sadece ulaştığı limiti korumaya yarıyor, hep daha fazla odun atıyor içeriye ama artık tamamdır, her şey bitmiştir. Tüm bezginliği, artık böyle gitmeyeceğini bildiğinden ve korkusu zaten ölü olan bu yaşantıdan… O, her gece bir cesetle aynı evde kalmaktan aynı yatak da yatmaktan korkuyor… Hep daha fazla makyaj, hep daha fazla modifikasyon ama ilerleyen sadece zaman…

Kendi edilgen hayatında varıp varacağı yer burasıyken daha aşağılara bakmaya karar verir(!). Aşağılara bakarak yükselmeye, geriye bakarak ilerlemeye… Çünkü sadece zaman yolcuyken, bütün yaşam standartları birbirine denktir. Oralarda olabilirdi, onlardan biri olabilirdi ama her nasılsa olmadı… Kendini iyi hissedecek… Bunun bir imtiyaz olmadığını anlayana kadar; Marla ile tanışana kadar… Marla aslında sadece bir tanık, Anlatıcının bütün pisliğini yüzüne vuruyor, yani bir bakıma aslında yazarın içerideki uydusu.  Bulunduğu yere herhangi bir şekilde geldiğini biliyor, herhangi bir şekilde başka bi’yerde olabileceğini de… Ama o sıfır noktasına çakılı, hayatın onu getirip attığı yer zaten burası, Anlatıcının başlamak için ulaşmak zorunda olduğu yer. Yine de daha ileri gitmek için şansı yok, o zaten böyle doğmuş ve varlığını da buna borçlu, “En azından uğraşıyor” ama o da biliyor aslında, herhangi bir iddiası yok. Zaten bunu sadece Anlatıcı bilmiyor olmalı, O’nun için Marla bazen bir rakip bazen de bir yardımcı; gerçekliğin şartlarına göre…

Tyler ise, yaşamak için kabiliyetli biri. O, Anlatıcının kurguladığı bir görüntü değil yahut anlatıcıdan güç alan aslında onun öte yanı… Hayır, O hayatta en sonuncu olanların hileleriyle çaldıklarını geri almaya çalışan bir savaşçı. Hep vardı, her zaman vardı ve gidebildiği kadar gidecek… O kudretin iradesidir, O tam da Kâhin’in bahsettiği gibi; geleceği daha dolu, daha kudretli, daha anlamlı ve her halükârda bunları hediye edebilecek olandır. Ve ama Anlatıcının O’na teslim olmasının sebebi aynı zamanda ihanetinin de sebebidir:

“Mahvolmak, kendisini mahvetmek olarak ortaya çıkar, tahrip edilmek zorunda olanın içgüdüsel istifasıdır. Bu yeteneksizlerin kendilerini tahrip etmelerinin belirtileri: Kendisini teşhiri, zehirlemesi, sarhoş etmesi… Romantik her şeyden önce, kendileriyle kudretlileri amansız düşman haline getirdiklerine karşı, davranışlarda içgüdüsel bir azmettiriştir.

Nihilizm, bu halin hastalık belirtisi olarak, doğuştan yeteneksizlerin artık avuntu duymamalarıdır. Onlar, kendileri mahvedilmek için tahrip ederler. Eğer ahlaktan çözülürlerse teslim olmak için hiçbir sebepleri kalmaz. Onlar aykırı ilkenin zeminine inerler ve kudretli olanları, cellâtları olmaya zorlamak sureti ile kendileri için kudreti isterler. Bu Budizm’in Avrupa’da ki şeklidir; insanın varlığı ‘anlamını’ yitirdikten sonra ‘Hayır’ı yapmaktadır.” [2]

Hazır Budizm’e de gönderme yapılan bu alıntıya yer vermişken, bir de Jack’e bakmak lazım. Kimdir Jack? Bana soracak olursanız o gerçek anlamda batılı bir Budist. Hikâyedeki boşluğu tamamlamam gerekseydi bunu şöyle yapardım: Anlatıcı, Tyler ile tanışmadan önce sadece Jack’di. Jack, Anlatıcı ile vakit geçirmiyor olmalı, ama soğuk telkinleri onda hep bir iz bırakacak. Jack hücre evini kiralayan ilk kişi olmalı ve burası daha önce bu Budist rahibinin tapınağıydı. Belki de O, dönüşümün ilk mimarıydı. Her şeyi hissetmek ve içselleştirmek isteyen biri, O bizim meraklı ama bilgece çözümler yakalamak isteyen bunun içinde önce kendisinden ve etrafından başlamaya çalışan 19.yy.ımız gibi. Anlatıcı, işler tamamen kendi kontrolünden çıkıp da güç dengeleri yerine oturmaya başladığında Jack’in yöntemlerini kendi korku ve öfkesini yine sadece kendi elinde tutmaya çalışmak için kullanacak çünkü Tyler’ın gerçekleşmiş güç dengelerinde O’nun yeri pek de hayal ettiği gibi değil. Ama Tyler ilk duyduğu andan beri, muhtemelen sadece gıyaben tanıdığı bu adama karşı umursamaz davranmaktadır ve onu ustalıkla def eder: Bir cinai intihar arifesinden sonra bakıyoruz ki Anlatıcı daha anlayışlı; “Ölümün akıl almaz mucizesi, bir an yürür ve konuşurken sonraki an bir nesnesin. Ben hiçbir şeyim. Hatta o bile değilim.” [4]

Yine de durmayacak, duramaz, onun hayallerinde hep kendisi, en çok kendisi, kendisine layık diğerlerine ise reva gördükleri vardı. Bunu anlamakta güçlük çekilemez.

Tyler’la beraber yaptıklarını anarşiyi doğrulamak olarak görürken o sırada tek derdi bu ispatın içinde kalabilmek. Bunu dert etmeyebilirdi ama kabiliyetsizliğinin farkında, yine de az biraz uğraşı ve Tyler’ın da icazeti ile bunun üstesinden gelebilir; Artık geldiği yerdeki gibi bir aylak değil, ilk defa üstesinden gelmenin öznesi olabilmiş ama böylesi için, anarşi kadarı yeter de artar bile. Gerçek dünya ile beraber kendisini de yok edeceğini bilse bu işe girişir miydi?

Şöyle düşünüyor insan: Tyler bu kavgaya kazanmak için değil hatırlatmak için katılmıştı; Şeytan gibi güçlü olmayan bir dövüşçü kendini ne yapsın? Kıyıya vurmuş Anlatıcı, o kumsalda intihardan caydırılır ve yeteneğin şahitleri hatırlanır ve hatırlatır. Dövüşçü, gırtlağındaki pelte, hırıltı ve şişmiş dili kırık dişleri yüzünden dudağına ve yanaklarına çarparken anlamakta güçlük çektirmeyecek şekilde hep aynı cümleyi kurar ayrılırken: “Ben buradayım sevgili okuyucum sen neredesin acaba?”[5]

_______________________________________________

 

[1] böyle diyor kendine…

[2] güç istenci

[3] bakunin

[4] dövüş kulübü

[5] oğuz atay

05-07-2007


About this entry