Salı: Tütün, kahve, alkol, sekinet vericiler, uyku düzensizliği, hızlı yemek, ırkçılık, bıçak, trafik, gdo, tuz, tansiyon, nefes darlığı, tren kazası, nükleer sızıntı, gıda zehirlenmesi, hainler, dizi filmler, güzellik, yanlış teşhis, aşk, sermaye piyasası, dişini fırçalamayı unutmak, yedek planlar, mahkeme kararları (…); bunlar seni öldürmez. Seni bir an içerisinde yaptığın binyıllık hatalar öldürür.

Perşembe: Hayır, gitmedim. Gitmedim çünkü tıp fakültelerini vergilerin boşa harcandığı yerlerden biri olarak görüyorum. Herhangi eğitim seviyesinden birine stetoskop kullanmayı öğretip “sigarayı azaltmanız gerekiyor ve beslenme ve uykunuza dikat edin” cümlesini ezberletebilirseniz o da şu şartlarda pekala bir doktordur gözümde. Kaldı ki benimle ilgilenen bir veteriner var zaten, ha bu ara da; sigarayı bırakmış keraneci. Tekrar söylüyorum; bir tiryakiyseniz hiçbir şeyi gerçekten bırakamazsınız, birkaç haftadır sık kullandığınız bir kalıp ile, “hayatın olağan akışına terstir.”

Pazar: Post-it’deki beş başlığın dördünü hallettim. Planların sonucu beklemek gerçekleştirmekten zor. Beşinciye gelince, birkaç sene daha bekleyebilir.

Pazartesi: Evet, aradım. Sesini duydum, güzeldi. Sonra tekrar aradım. Onunsa beni bir daha aramayacağını düşünürsek sanırım bu sondu.

Salı: Göğüs hastalıkları polikliniği. Şu sağlık raporunu almam gerekmese gelmek isteyeceğim son yer. İsime bakıyorum, Uzm. Dr. Bekir Uzman. İyi diyorum, kadın olmaması iyi, dün akşamdan sonra banyo yapmamıştım.

Bir grup insan kapının üzerindeki ekranda ismimizin yazmasını bekliyoruz. Kapıda, çıktı alınmış bir sürü not ve uyarı yapıştırılmış, kısaca hepsi “ben izin vermeden şunun bunun için içeri dalmayın çat kapı!” diyor.

Şimdi içerde ne olacağını düşünüyorum, genç toy bi herif, sırtıma bakacak, öksürtecek derin nefes önce… “sigarayı azaltın” diyecek, hayır diycem, sigaradan değil, dün gece bonga fazla asılmışım!

-Hmm ben de aldım bi tane, sizinki de böyle bişey mi?
-Hayır benimki cam.

Hemen iki körüklüyoruz ağaç bongtan, adam öksürük krizine girerken konuşmaya çalışıyor, “moruk bu harbiden sakat iş”.

Aman işte! Böyle saçma hayallerle de kendimi eğlendirmesem şu tip kuyruklar bitmez. Aha! Sıra bende, ne çabuk geldi!

Kapıyı tıklayıp içeri giriyorum. Vay! Babam yaşımda Uzman Doktor Bekir Uzman… O daracık koridorların böyle geniş bir odaya açılması içime bir ferahlık getiriyor. Buyur ediyor Doktor beni masasının önündeki koltuğa, oturuyorum.

-Rapor için miydi?
-Evet.
-Var mı bir sağlık sıkıntısı?
-Hayır.
-Güzel.

Klavyeden sadece işaret parmaklarını kullanarak hazırlamaya başlıyor raporu. İyi, muayene yok. O sırada içeri müstahdem geliyor elince zarif bir fincan, çay getiriyor. Geri geri çıkıyor huzurundan derhal. Doktor işini bırakıp bir sigara yaktı bana da bir sus payı uzattı, “Eyvallah.” Sigaraları tüttürürken yan çekmeceden cep kanyağını çıkarıp çayına döküyor biraz. Kesinlikle ondan da ikram etmeye niyeti yok ama nasıl bakıyorsam artık mecbur hissedip uzatınca şişeyi tereddüt etmeden kapıp içimi yakacağını bile bile alına bilinecek en büyük yudumu yuvarlıyorum. “Bunun ismi ne olacak?”, o an da aklıma geliyor; “2012: Masa takviminin sonu!” komik bulmuş gibi yapıp “Sadece ‘Masa takvimi’ olsun daha rüzgarlı olur.” Şişeyi alıp kapağını kapatıp çekmeceye geri kaldırınca hemen dönüp raporu yazmaya devam ediyor. “Fotoğraf?” bir tane veriyorum. Çıktıyı alıp veriyor bana; “Aşşağıda onaylatıyosun bunu…” Sigarayı pencereden dışarı fırlatıp kapıyı açıyorum o sırada içeri burkalı bir kadın küçük oğluyla girmeye davranıyor ki Bekir fırlıyor; “Sıradaki hasta beklesin biraz!” Monitörün yanında, duvardaki bir düğmeye basarak havalandırmayı çalıştırıyor, bir elinde de oda spreyi farkediyorum. Hey Bekir, ne zamandan beridir insanlardan çekiniyorsun ya da çocukları düşünüyorsun? İkisinden biri beni şaşırtırdı. Aldığım kağıtları özensizce dörde katlayıp cebime koyarken düşünüyorum; Çok değişmişsin dostum ve insanlardan pek azı çok zor olmak şartı ile değişir… Çok değişmişsin, hele ki o kolormatik gözlükler! Berbat fikir! seni ilk gördüğümde tam bir manyak olduğunu anlamıştım ama bu kadarı da pes doğrusu! Kulağımın dibinde bir ses uğuldamaya başlıyor; “Aslında manyak, şamanların ayin kıyafetleri, yani fi tarihinin kozmonotlarının uzay elbisesidir. SK-1’den daha işler olduğu kesin ki halen kullanılır ve hiçbir aracın gidemediği yerlere dayanıklıdır.”

Konuyu değiştirmeyelim lütfen! Kolormatik gözlük takan elliküsur yaşında ki keş bir göğüs hastalıkları uzmanını ciddiye alacak değilim.

Çarşamba: Kesinlikle anladım; nedamet pek az türde bulunan bir marazdır.

      Not: İçkiyi azalttım, küçük şişelerden almaya başladım. Uyku sorununu da böylece çözmüş sayılırım.

Yolculuklarda her ne kadar otobüs hikayesini sevmesem de bazı yerler için mecbur kalıyor insan. Neyse bi’şekilde seferiyiz demeye kalmadı sosyalleşmenin nimetlerinden faydalanmaya başladık. Tam, bu yan bankta adamın nerede çalıştığını, nereli oldugunu niye biliyorum diye düşünürken servis aracımız geldi. Ama ne servis aracı, balıklar bile daha iyi servis edilir!
Binerken yaşlı servis şoförümüz bana diyor ki, “Buyrun beyim binin”
Bey oluyorum birden bire.
Ben ki bu ihtiyarın yanında en fazla yeni yetme olabilirim, pekte şaşırmıyorum gerçi daha önce karşılaşmadığım bir muamele değil ama buna alışamazsınız, birden “bey” oluveriyosunuz siz de bu hitabı duyar duymaz, “geçiyoruz teşekkürler”diyorum. Baksana kendim hakkında çoğul konuşmaya başladım bile.
İyi ki minik mi minik bir çocuk var da aramızda onunla eğlendik gara kadar. Çocuk sevmem pek ama kimisi de sevilsin diye doğuyor böyle. Falan filan derken Ümraniye’de TOKİ konutlarının oradan geçiyoruz. Malumaliniz referandum zamanı, burada da yer gök “hayır” pankartlarıyla dolu. Sebebini anlamak güç değil, TOKİ konutları hem gelir seviseyesi düşük yurttaşlar için(!) yapılır -yani emekçi sınıf için- öbür taraftanda burası irticai hükümet zamanında yapılmıştır. Yani sol cenah için kazanılması olmazsa olmaz mevzilerden biri olsa gerek. Ee bununda hükümet yanlılarını kızdırması işten değil.
Şoför efendi değişiyor birden bir bey havası geliyor sanki adama yavaş yavaş.. hemen arkasında ayakta çocukla oynuyorken seziyorum, kulak kesiliyorum: “Okulu var, pazarı var her şeyi var” diyor övüyor da övüyor muhiti, belki de buralı kim bilir? Biz, diyor, kendisi (RTE) belediyereisi olmazdan önce burada 2.kattan sonra binaya haftada bir hidroforla çekerdik suyu, hey yavrum şimdi gökdelenler var burada, neler var neler!” Yanındaki ince bıyıklı gence konuşuyor ama dikiz aynasından da beni kesiyor ince ince.. Ee ben mi dedim sana, bana “bey” de diye.. Neyin sınıf mücadelesini veriyosun be adam! Yanındaki sallabaş onaylıyor bu anlatıyor yanındaki onaylıyor bu efendi iyice bey oluyor, kısık sesi yükseliyor daha bi kendinden emin hal alıyor. Artık doğrudan hedefi benim. Traşlı , gömlekli ve gencim zira, komünist olmam muhtemel!
Pekte bir şey demek istemedim, dinliyeyim madem neymiş ne değilmiş öğrenelim. Sabit fikirli diyor hayırcılara.. Buraların çöp sorunundan, yol sorunundan ne bileyim eğitim, kentleşme vs bir çok sıkıntıssından ve nihayetinden RTE tarafından nasıl çözüldüğünden bahsediyor duruyor.
E haklı adam siz sosyal-demokrat, ortanın solu, sol, kürtsolu, türksolu, lazsolu süpersol vb olarak yıllarca insanların gayette kolay taleplerini yerine getiremezseniz, organize olamazsanız, bir çatı bir yol bir su sağlayamazsanız, okula yürüyerek bir saatte giden çocukların hikayelerini içburkan bir fon müziği ile sadeece acitasyon malzemesi olarak kullanıp icraate pekte bir şey dökemeyip bir de üzerine amip gibi bölünür ve hatta aynı hızda anlaşılamaz lügatlar geliştirirseniz bunları birileri yapar. Kim yapar, çok uluslu şirketler yapar, onların memurları iktidar olur, parti tüzüğünü de anayasa haline getirir.
Belki yanlış düşünüyorum belki (belki değil evet) bu kadar basit değil ama haksız da sayılmam.
Geldik gara nihayet, teşekkür ettim şoför beye, yalnız dedim umarım bir gün kendi yollarınızda gezer, çocuklarınızı kendi okulunuza yollar, kendi suyunuzu içersiniz. Bunlara ulaşmak için ödenen bedel yurdu dağı taşı toprağına, suyuna havasına kadar satmak olmamalı. Susuz yolsuz kalmaya direnebilmek olabilirdi mesela. Sizin reisiniz ne var ne yok memleketi sattıktan sonra mal sahibi tabii ki onları daha fazla insana kiralayıp daha fazla kâr etmek için daha fazla yere yatırım yapacak ve o sözüm ona hizmeti daha fazla yere taşıyacak. Unutmadan sıkça duyup ne olduğunu muhtemelen bilmediğiniz bir kelime olarak bu bahsettiğimin tanımı kapitalizmdir. Yani komünizm kadar gavur işi ama ondan daha imansızdır.
Bilmediğiniz bir şeyi onaylamanın adı da  sıkça duyup ne olduğunu muhtemelen bilmediğiniz bir kelime olarak idealizmdir. Ama sizler zaten idealistsiniz, dindarsınız çünkü! Hayatınızda böyle bir şey var. İdealistlerin kapitalist olması yani türkçesi, cehaletin sermayeyi lider yapması sizin binlerce yıllık geleneğinizdir. Ortadoğu toplumları bu yüzden zavallıydı ve halen de öyle.  Sıkça duyup ne olduğunu muhtemelen bilmediğiniz bir kelime olarak içinde bulunduğunuz zavallılığın adı emperyalizmdir. Türkçesi, sömürülmek, köleleşmektir.
Burada yaaptığınız şey; bir toplumu ayırmak birbirine düşürmek, doğrusunu söylemek gerekirse çok da uğraşılmadan yapılan bir şeyi, düzleştirdiğiniz beyinleri, sözüm ona fikir dünyasında ayırarak çatışmalar, ayrılıkçı hadiseler yaratmaktır. Yıllarca insanları itham ederek, yönlendirerek yok ettiğiniz şeyi bölücülüğü ve terörizmi onaylamaktır. Sıkça duyup ne olduğunu muhtemelen bilmediğiniz bir kelime olarak bunun adı dekompozisyondur.
Bu esnada ağzı biraz daha açılırsa o sigara düşecek. Şaşkın gözleri yuvasından her an çıkabilir gibi duruyor.
Devam ediyorum: Bunları size kızgınlığımdan değil aydınlığa kızgınlığımdan söylüyorum, türkçe söylense bu kadar net anlayacağınız bir şeyin yıllarca ne olduğunu bilmeden duydunuz ve bu gavurca söylemini reddettiniz çünkü bu gavurca sizin iPhone kadar ilginizi çekmedi. Bu bahsettiğim jargonlar şu demektir; ne olduğunu bilmeden salt zayıf varlığınızı günlük faydalara değiştiğiniz bir hayat sizi yalnızca daha yakışıklı köleler yapar. Köylüyü milletin efendisi yapar. Anlatabildim mi beyim?
Bir yutkunuyor, bir an hava aniden serinlemiş gibi hafif bir silkeleniyor ve tekrar türküsünü mırıldanıyor; “dargörüşlüsünüz, sabit fikirlisiniz.”

-Kalem pil alsanız bunu size satan zat kesinlikle sizin faydanıza karşı da sorumludur. Haksız rekabet yasalar ile ama önlenir ama önlenmez orasını bilmem, yine de hak arayacak dayanak ve muhataplarınız yasalar ile belirlenmiştir. Hiç olmadı küfredecek memur bulursunuz. Hüsnüniyet denen bir şey var efendim; laf! Tacir elindekini size satar, satar da ertesi gün ‘ne yaptın bununla’ diye hesabını sorar mı? Diyelim ki manyak sordu, bu hesaba çekiş onun haklılığı ile sonuçlanır mı? Olacak şey değil öyle mi…(?)

Göz kontağımı kesmedim kesersem iyice şımaracak lavuk.

-Olacak şey değil öyle mi delikanlı?

-Öyle gözüküyor ama işletme de altı senedir aynı sınıfta okuyan birine soruyorsunuz.

-Bırakınız efendim işletmeyi, iktisadı, biz bizeyiz, böyle bir duruma düşürülseniz çıldırmaz mıydınız?

-Öyle gözüküyor ama… Özür dilerim neden bahsediyoruz şu an?

Dalga geçercesine ve sinirle “Tüketici haklarından bahsediyoruz efendim size ne gibi geldi?”

Kesinlikle aynı ses tonuyla cevap verdim:

-Benim için belirsiz bir şeye kendi kendinize sinirle konuşuyorsunuz gibi geldi. Kusurabakmayın isminiz neydi?

-İsmim Timur delikanlı, aslında çok çok eski müşterinizim. Sizin için belirsiz olan şey benim birkaç seneme mal oldu, o belirsizlikleri bir netleştirelim isterseniz.

Bravo! Telefonlarım, e-postalarım, yemek molalarım da restaurantlar derken eve giderken de buldular artık. Olamaz, herkesin hayatı  böyle olamaz, yoksa nasıl çalışır insanlar! Çılgınlık bu! Çok ilginç şeyler duydum örneğin bir karadulun “teknik destek” için gece yarısı bir arkadaşımı evine davet ettiğinden daha geçenlerde bahsedip, o arkadaş ile eğlenip altımıza işeyene kadar gülmüştük. Yahut Çin malı bir ürünü PRC hiçbir ürün satmamıza rağmen bizden aldığını iddia eden bir müşterinin sözlü ve silahlı tehdidi yüzünden içeri birkaç dakika içinde polis doldu ve ifademize başvurulmak üzere saatlerce karakolda bekledik. Evlenme teklif alan kızlar ve yahut yemek tarifi veren teyzeler hepsi kabul edilebilinir ama mesai saatlerimin dışında hiçbir gerzeğe tahammül edemem!

-Bakın Timur bey, tanıştığımıza memnun oldum ama hazır yasalardan bahsediyorken benim mesai saatim sekiz saattir.

-Ya havle! Siz yolda kimseyle sohbet etmez misiniz? Farzedin bir yol arkadaşıyla konuşuyorsunuz sadece iş konuştuğumuz için mi rahatsız oldunuz ya da genç bir bayan olsaydım aynı şekilde rahatsız olur muydunuz?

-Genç bir kadın olsaydınız bile genelde eve iş götürmem.

-Nezaketiyle meşhur bir delikanlıyla tanıştığımı sanıyordum. Sizin hakkınızda duyduklarım…

Araya girdim:

-Nezaketimi sürdürmem için fazla mesai almıyorum Timur bey.

-Siz gençler! Her şey para öyle değil mi?

-Her şey değil belki ama yeterince radyasyona maruz kaldıktan sonra bazı şeyler üzerine hassaslaşmaya başlıyor insan. Siz kodamanlar hayata nasıl bakıyorsunuz bilmiyorum, benimde tam iki sene önce aldığım dizüstü bilgisayarım tam garantisi dolduğu gün arızalandı ama bu konuyla ilgili ne satın aldığım yerin personelinden birinin ne de marka çalışanlarından birinin peşine düşüp taciz etmedim. Kaldı ki telefonunuzun kablolu kulaklığının bozulma sebebi fiziksel ve kuvvetle muhtemel kullanıcı hatası dolayısıyla benim ilgi ve yardım alanımın çok dışında bir yenisini edinmek isterseniz muhtemel piyasa fiyatı maksimum 15.00 TL olabilir. Yazılımını da daha önce üç kez aynı güncellemeyi tekrarlamamıza rağmen halen bazı oyunları oynayamıyorsanız bunun sebebi o oyunların yasaklanmış pornografik içerikli olmasından kaynaklanıyor olabilir, ne yazık ki pedofili konusunda da herhangi bir destek görev tanımımın içerisinde değil. Size yardımcı olmam için referansıyla geldiğiniz cerrah arkadaşınızın da Umman’dan aldığı bir ürünü garanti kapsamında değerlendiremediğimiz için beni tehdit etmiş olmasından başka bir tanışıklığımızın gerçekleşmediğini ise hiç irdelemiyorum.

-Seni!..

-Lafınızı bölüyorum, yedeklerinizi mail olarak atmamı ister misiniz, ileride lazım olabilir?

O an oturup ağlamamak için nasıl bir enerji sarfettiğini tahmin bile edemiyorum. Gözleri öyle tuhaf bir şekilde büyüyüp sabitlendi ki boynuma sarılıp ağlamaya başlayabilir diye korkup bir adım geri attım.

Evet sanırım artık işten ayrılma vakti gelmişti.

Piyasa öyle tuhaf bir hal almıştı ki her hangi bir konuda haklı olmak ve dilediğiniz türde manyaklıklarınızı normalleştirmek için yapmanız gerek tek şey bir ürün satın almaktır. Bir kalem pil alıp ve daha sonra müşteri hizmetlerini arayıp telefonda alkalin pil ile çinko karbon pil arasındaki farklılıklar hakkında callcenterı dinlerken mastürbasyon yapabilirsiniz, kocanıza edemediğiniz hakaretleri edebilirisiniz, arkadaşlarınız size dinlemeye değer biri olarak bulmuyorsa kendinizi dinletebilirsiniz.

Serbest piyasa ve küreselleşme böyle bir şeydir asla gerçek bir muhatabınız yoktur ya da asla gerçekten birine yumruk atamazsınız. Modern hayat size herkesin bildiğini söylemek zorunda kalmama özgürlüğü verir. Buna değer veren ve belki de ulaşmak için çok uğraşmış ve onu korumaya and içmiş, bu işin militanı insanlar var. Mesela Timur bey gerçek bir demokrasi gerillasıdır.

Ama bana göre değil.

Bence iç savaşlar ne sınıfların ne kültürlerin ne de başka tuhaf şeylerin çatışmasından çıkar. Her şey tamamen sosyal hastalıklar ve delirmeler yüzünden.

Birgün birimizin eline bir fırsat geçecek ve diğerimizi öldürecek. Ciddiyim; O an Timur bey’in beni öldürmesini engelleyen tek şey şahitlerdi. Karambole getirebilecek olsaydık keşke…